hac

İslam, devlet yönetiminde nasıl bir siyasi sistem öneriyor?

Kur’an-ı Kerimde namaz, zekat, hac, oruç…ibadetlerle ilgili birçok ayet vardır. Peygamber Efendimizin de bunların edası ile ilgili sözlü ve fiili uygulamaları teferruatlı bir şekilde anlatılmıştır. İbadetlerle ilgili emir ve yasaklar açık bir şekilde beyan edilirken siyasi bir sistem olarak yönetim şeklinin ne olması gerektiği ile ilgili emir ve yasaklara Kur’an ve Allah Rasulünün uygulamalarında rastlamayız.

Kur’an, devlet başkanlığı için şartlar belirlemiş midir?

Kur’an’da devlet şekli veya teşkilatı hakkında herhangi bir ayet yoktur. Her ne kadar devletin yönetim şekli açık olarak belirtilmese de yönetimde uyulacak genel kaideler Kur’an’da ve hadislerde genel olarak; istişare, adalet, iyilikle emretmek, muamelat konuları ele alınmış, birkaç hususta da hukuki kaideler belirtilmiştir. Devlet başkanlığı, devlet başkanında bulunması gereken şartlar, bu kişinin görev ve sorumlulukları gibi konularda ise ayrıntılı hükümler yer almamıştır. İslam alimleri de bu genel kaidelerden hareketle devlet başkanında aranan şartları ve yönetim esaslarını eserlerinde yazmışlardır.

İslam, Kur’an ve sünnetin belirlediği ölçülere uyan ve zamanın ihtiyaçlarına göre de çözüm üreten bir devlet şekli istemektedir. Devletin yapı ve şekline ait müşahhas hiçbir şey vazetmemesinin hikmetini İslamiyet’in bütün insanlığa ve zamanlara hitap etmesinde aramak gerekir.

“Resûl-i Ekrem hayatta iken hem peygamber olarak Allah’tan aldığı vahyi insanlara tebliğ etmiş hem de müslümanların dünyevî işlerini düzene koymuş, hukukî ihtilâflarını çözümlemiş, ahlâk bakımından onları eğitmiş, siyasî birliğin tamamlanmasından sonra devlet başkanlığı ve ordu kumandanlığı görevlerini üstlenmiştir. İslâm âlimleri Hz. Peygamber’in vefatıyla peygamberliğin sona erdiği, buna karşılık toplumun idaresiyle ilgili diğer işleri bir kişinin üstlenip bunları tek başına veya bazı görevleri yetkili şahıs ve mercilere devrederek yürütmesi, böylece müslümanların düzen içinde yaşamasını temin etmesi gerektiği üzerinde görüş birliğine varmışlardır. (1)

“İslâm dini, müslümanların nasıl bir siyasî organizasyon içinde kimler tarafından yönetileceği konusundan ziyade ehil olanın iş başına gelmesi, onun da hak ve adaleti hâkim kılması, ferdî ve uhrevî sorumluluk taşıması, Allah’ın huzurunda hesap vereceğinin bilincinde olması, kötülük, haksızlık ve zulmü önlemesi, katı ve baskıcı olmayıp insanlarla istişare ederek iş görmesi gibi temel esaslar üzerinde durmuş, kişilerin böyle bir dinî ve ahlâkî yetişkinlikte olmasına öncelik vermiştir. Esasen üst bir kurum olan devletin yönetim biçimi ve siyasî yapılanma konuları toplumların gelenek, kültür ve sosyal değerleriyle yakından ilgili olduğundan İslâm dininin bu konularda ayrıntıya girmemesi onun temel niteliklerinin tabii gereğidir.” (2)

Hz. Peygamber’in vefatından sonra vahyin ilk muhatapları ve Peygamber Efendimizin yakın arkadaşlarından ilk dört halifenin yönetime geliş usulleri ve yönetim tarzları sonraki dönemlerde referans alınarak değerlendirilmiştir. Peygamber Efendimizden sonra devlet başkanlığına gelişlerde;

“Kur’an’ı iyi bilen müslümanlar kral seçmediler. Bu krallık rejiminin mecbur olmadığını gösteriyordu. Hz. Ebu Bekir Hilafete çok dar bir zümre tarafından seçilmiştir. Bu klasik kamu hukuku açısından aristokratik bir sistem olarak değerlendirilir. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’i tayin etmiştir. Hz. Osman’ı bir şura seçmiştir. Hz. Ali ve Hz. Muaviye dönemi halk demokrasisi niteliğini taşımaktadır. Devlet başkanlığına gelişlerde biata riayet edildiği için İslam Devletinin despotizme kapalı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Netice olarak denilecek şey İslam devleti insan idrakinin anlayamayacağı ölçüde bir elastiki yapıdadır. Devlet şekli devrin icaplarına, ümmetin durumuna, kültür seviyesine, siyasi şartlar, coğrafyanın ve zamanın imkan ve zaruretlerine göre belli edilir.” (3)

İlk halife seçimleri farklı usullerle yapılmış olmasına rağmen, sahabeden bu konuda Kur’an ve sünnete uymuyor gibi bir gerekçe ile ciddi bir itiraz gelmemiştir.

Hz. Ebubekir (RA) halife seçildiğinde yaptığı konuşma halife ile ümmet arasında sözlü olarak yapılan bir anlaşmanın belgesi durumundadır. İslam alimleri daha sonraki dönemler için de bu kaidenin geçerli olduğunu belirtmişlerdir. Hz. Ebubekir (RA) şöyle seslenmişti:

“Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe bana itaat edin. Eğer Allaha ve Resulüne isyan edersem bana itaat etmeniz gerekmez.”

Allah adına hiçbir kimse tasarrufta bulunamaz

Siyasi çalışmalar ve buna bağlı olarak devlet yönetimi gündeme geldiği zaman, Müslümanların liderinin kim olacağı, nasıl seçileceği, görev ve yetkilerinin neler olacağı hep tartışılmıştır. Tartışma konularından bir tanesi de hilafettir. Halifesi olmayan bir devlet yönetiminin İslami bir yönetim sayılamayacağı anlayışı Müslümanlar arasında yayılmaktadır. Hilafet bir inanç konusu değildir. Hilafetin olup olmaması ile insanların ne imanları artar ne de dinden çıkarlar.

“Bütün Sünnî ekollere göre halife, iktidarını Allah’tan alan ve O’nun yeryüzündeki temsilcisi olan bir kimse değildir. O sadece müslüman toplumların temsilcisi mahiyetindeki ehlü’l-hal ve’l-akd tarafından seçilen ve fâsık durumuna düştüğü takdirde azledilebilen bir kişidir. Dolayısıyla iktidarın kaynağı ümmettir. İslâm devletinde hâkimiyetin Allah’a ait olduğu sözü ise yasama alanında beşerî iradenin ilâhî irade üzerine çıkamaması anlamındadır. Bu sebeple halife Allah’ın temsilcisi değil ümmetin temsilcisidir. Nitekim Hz. Ebû Bekir bu yöndeki bir yanlış anlamayı önlemek için kendisine “halîfetullah” (Allah’ın halifesi) denilmesini kabul etmemiş, bunun yerine “halîfetü resûlillâh” (Peygamber’in halifesi) denmesini istemiştir. Hz. Ömer döneminden itibaren de halife “emîrü’l-mü’minîn” (müminlerin emîri) diye anılmaya başlamıştır. Gerçi Emevî halifeleri kendilerine halîfetullah denilmesine izin vermiş ve Abbâsîler de bunun yerine “zıllullah fi’l-arz” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) tabirini tercih etmişlerse de genellikle İslâm âlimleri bu tabirleri tasvip etmemişlerdir.” (4)

Durum bu kadar açık olmasına rağmen Müslümanların başına halife getireceğiz diye inanan insanların birbirleri ile savaşa girmelerini, birbirlerini öldürmelerini Kur’an’ın hangi ayetleri ile izah edebiliriz?

İnsanlara dünya ve ahiret saadeti vaad eden bir dinin mensupları, insanları İslam’a çağırma yerine neden siyasi bir makam için terörü tercih ederek olumsuz bir islam imajının oluşmasına sebep olmaktadırlar? Maalesef kelimelere yüklenen manalarla kavramların içleri boşaltılmakta, şekilden öteye geçemeyen bir anlayışla dinimizi yaşamaya çalışmaktayız.

İslam Devleti hukukidir

Gerek akabe biatları, gerek Medine’de ilk İslam devleti kurulurken gayrimüslimlerle yapılan anlaşma İslam devletinin hukukilik esasına göre teşekkül ettiğini bize göstermektedir.

Medine Anayasası                                                                                             “İslâm tarihinde devletin kuruluş esaslarını, organlarını ve temel prensiplerini ortaya koyan yazılı bir anayasanın ilk örneğine Hz. Peygamber döneminde rastlanmaktadır. Hicretten sonra müslümanların yanı sıra Medine toplumunu oluşturan yahudileri ve diğer grupları bir şehir devleti halinde teşkilâtlanmaya ikna eden Hz. Peygamber bu teşkilâtın esaslarını yazılı bir metin (sahîfe) halinde ortaya koymuştur. Medine şehir devletini oluşturan toplulukları, bunların birbirleriyle ve yabancılarla olan münasebetlerini, bu toplulukların idarî ve adlî yapılarını, fertlerin sahip oldukları din ve vicdan hürriyetini belirli esaslara bağlayan bu metin, şekil açısından bugünkü anayasalardan hayli farklı da olsa maddî açıdan bir anayasa mahiyetindedir. Bundan dolayı da özellikle Batı kaynaklarında “Medine anayasası” olarak adlandırılmaktadır. Bugüne kadar tesbit edilebilen tarihteki ilk yazılı anayasa olması bakımından da ayrı bir önemi vardır” (5)

“İslam tarihini incelediğimizde ihtiyaçlar zuhur ettikçe, İslam dünyasına yeni bölgeler katıldıkça, İslam devletinde yeni düzenlemeler yapıldığını görüyoruz. Bu düzenlemelerin bir kısmı İslam devletinin tabiî gelişmesiyle veya Müslümanların içtihatlarıyla olmuş, bir kısmı da dışarıdan alınmıştır. Kur’an ve sünnetin hüküm getirmediği konularda, İslam’ın insan ve adalet anlayışlarını incitmediği, hatta bunları takviye ettiği durumlarda yabancı devletlerden, müessese ve kamu yönetimi ile ilgili yasaların iktibasında Müslümanlar haklı olarak bir sakınca görmemişlerdir.

Devletin veya devlet başkanının görevi kanun yapmak değil, kanuna bizzat uymak ve tebayı bizzat uydurmaktır. İslam hukuku bize aşırı bir hukuk örneği vermektedir. Kişinin hakları ne devletin ne de halife veya hükümdarın ürünü değildir. Kur’an’ın, sünnetin ve meri hukukun ürünüdür.” (6)
Türkiye Ve İslam ülkeleri için tek yol; İslam Rönesans’ı

İslam’ın temel kaynaklarını kendilerine rehber edinen ve onlardaki esaslara göre yönetim anlayışı geliştiren Müslümanlar kısa zaman içerisinde Türkistan’dan Atlas okyanusuna kadar geniş bir alanda İslam’ın yayılmasına vesile olmuşlardır. Matematikten tıpa, astronomiden felsefeye kadar birçok alanda verdikleri eserler ve yetiştirdikleri ilim adamları ile insanların kararan dünyalarına ışık olmuşlardır. Kilisenin baskısından bunalan insanlara kurtuluş ümidi olmuşlardır. Beşeri ve sosyal ilişkileri ile toplumlara önder olmuşlardır. Huzurun ve refahın İslam’da olduğunu yaşayışları ve yönetim ilkeleri ile göstermişlerdir.

İslamiyet şuurla izlenen bir yol olmaktan çıkıp da alışkanlık haline dönüşünce Müslümanlar medeniyetlerinin temelindeki dinamizmi yitirmişler ve kültürlerinde yozlaşma başlamıştır. İslam’ın dünya insanlığına tebliğ edilmesi ve geniş bir alanda yayılması için yapılan çalışmalar maalesef iç çatışmalara dönüşmüştür. Müslümanlar bırakın başkalarına örnek olmayı kendi içlerinde barışı sağlayamadıklarından acınacak duruma düşmüşlerdir. Yönetim anlayışında ve yönetim esaslarında kendilerine rehberlik yapacak temel kaynaklar olmasına rağmen bu kaynaklardan uzaklaşılarak gayri ahlaki ve gayri insani sistemlerin benimsenmesi Müslüman toplumlarda buhranın baş sebebi olmuştur. Müslümanların en çok okudukları yüce kitabımız Kur’an’ı anlamamaları, yaşayan Kur’an olan Peygamber Efendimizin sünnetinden habersiz olmaları, icma, kıyas, mesalihi mürsele, islama ters düşmeyen örf gibi temel kaynaklarımızın ihmal edilmesi islam düşmanlarının yeni yeni fitne tohumlarını Müslümanlar arsına rahatça atmalarını sağlamıştır.

İslami bir devlet kuracağız iddiası ile Hilafet ve islam sancağı altında Müslümanları toplama gayreti İslam’dan çok İslam’ı ortadan kaldırmak isteyenlere hizmet etmektedir. İslam devleti adı altında yapılan çalışmalar Müslümanların birliğini sağlama yerine Müslümanlar arasında ayrışmanın, yeni savaşların, kan ve gözyaşlarının akmasına sebep olmaktadır. Bugün, yeryüzü Müslümanlarının vebal altında kalmasına sebep olan bu hazin durum, Müslümanlara onursuzluk, yenilgi, bunalım ve pişmanlık getirmektedir.

Müslümanların ibadetlerini yerine getirebilmeleri, hürriyetlerini ve bağımsızlıklarını muhafaza edebilmeleri devletle ve adil bir devlet yönetimi ile mümkündür. Müslümanlar devletlerine sahip çıkmalı, meşru yönetimlerine de itaat etmelidirler. Emperyalist güçlerin din maskeli olarak pazarladıkları İslam’ın özünden uzak cihat anlayışı ve hilafet hareketlerine karşı da uyanık olmak gerekmektedir. Bu oyuna gelen Müslümanların Ortadoğu’da düştükleri hazin durum gözler önündedir.

İslâm dünyasının akılını başına toplaması için vakit tükenmektedir. Bu makus talihin bir an önce ve kesinlikle yenilmesi şarttır. Sonuç olarak Türkiye Ve İslam ülkeleri için bir tek yol kalmaktadır. O da İslam Rönesans’ıdır.

  1. Casim Avcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, 17, Hiafet Md
  2. Casim Avcı, TDV İslâm Ansiklopedisi, Hiafet Md
  3. Mehmet Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, S.48-53
  4. Akif Aydın,TDV İslâm Ansiklopedisi C. 3 Anayasa Md
  5. Akif Aydın,TDV İslâm Ansiklopedisi C. 3 Anayasa Md
  6. Mehmet Niyazi, İslam Devlet Felsefesi, S.152

 

 

 

 

 

Yorum Yap

*

Next Articleİki Kral, Üç heykel ve Bir Şifreli Ders